GEMİLERİ YAKMAK GEREK!

 

 resim6.jpg (40839 bytes)

 

Yıllar boyu içimden söylediğim bu cümle ne zaman, nerede, nasıl olacağını benim de bilmediğim, ama hayallerini kurduğum ahşap dünyasına kavuşmak için kurduğum yeni bir hayatın anahtar cümlesi!

 

Gemilerin yanma günü geldiğinde, içimden bir hoca edasıyla şunu söyledim: “Doğan, tahtaya!” Ve ahşapla uğraşmaya başlayış... Eskide yaşamak, eskide kalmak, onun her çizgisine hayran kalmak...

 

Yapılırken her türlü ayrıntısı düşünülmüş ahşaplar için bana sadece onları sevmek ve özenle yeni biçimlerine kavuşturmak kalır. Bugüne kadar elime aldığım hiçbir eski eşya bana zorluk çıkarmadı; mükemmel bir hale gelsin diye bana hep yardım ettiler. Belki de benim onlar için son şans olduğumu bildikleri için. Bu eşyalarla aranızda zamanla bir aşk doğar. Belki de imkansız olan bir aşktır; zaman geçecek, onlardan istemeseniz de ayrılacaksınızdır. Ama bir teselli olacaktır gittikleri yerde; sizin kadar olmasa bile onlara aşık olacaklardır.

 

Yaşamadan bilinmesi zor ama, hiç onların konuştuklarını bilir misiniz, kendi aralarında? Yeni bir eşya aralarına geldiğinde onu sorguya çekişlerini, birbirlerini tatlı tatlı kıskanışlarını, kendilerini tahttan indiren bir eşyaya bile saygı duyarak sitem edişlerini? Ben bu konuşmaları dinlemek için, evin ışıklarını kapatıp gitmiş gibi yapardım. Hepsinin kendisine göre acı ve tatlı hikayesi vardı. Kimi, gelin sandığı olmak için alınmış, içine binbir özenle, göz nuru işler konulmuş, hiçbir ayrıntı atlanmadan, kundaklığından gelinliğine, kefeninden cenaze parasına kadar konmuş, büyük bir tertiple yerleştirilmiş, sonunda da mezar hırsızlarının bile içini sızlatacak şekilde didiklenip iki plastik tasa verilecek günü beklemek üzere kömürlüğe hapsedilmiş. Kimi, konağın dev aynası olarak, salonun en itibarlı yerinde olanca haşmetiyle durmuş, olan biten her şeye şahit olmuş; evin genç sözlülerinin önünde ilk öpüşmelerini görmüş, ama içeride oturan anneannenin sözlüleri aynadan görmesine de engel olamamış. Kimi, üzerinde çok şeyler yaşanmış yemek masası, zamanının iyi bir ustasına yaptırılmış bir lale ayak masa, ekalliyetten bir aileye ait; çok güzel ve acı günler görmüş - işgali, Cumhuriyet’i, İkinci Cihan Harbi’ni, vesika zamanını, hatta Varlık Vergisi’ni; belki de sonu irada kaydedilmek olmuş. Zaman içinde Güneş’in yedi rengine kat kat boyanmış ve bugüne birkaç kurt kemirmesiyle gelmiş; kendine içini kemiren vefasızlık kadar kurtlar bile zarar verememiş.

 

Gecenin karanlığında fısıldaşarak kendi hikayelerini anlatırlar. Tek arzuları eski durumlarına dönüp yeniden hayata katılmak ve şahitlik etmek. Bazıları da büyük bir özveride bulunup, kendinden parçalar söktürüp, başka bir eşyaya hayat verirler, kendilerinin yok olması pahasına. Size burada yapacak pek fazla bir iş kalmaz; sevmek yeter.

 

Belki şimdi evinizin kapısına vurunca çıkan o müziksi sesi duyamıyorsunuz. Kapınızı elle bir çalar mısınız? Ses çirkin, değil mi? Herhalde çelik kapıdır! Ya da eski ahşap pencerelerden rüzgarın vuruşuyla çıkan o neyimsi ses yok, değil mi? O da plastiktendir!

 

İşte Muhayyer, duygusal olarak bir çivinin bile düşünülmeden çakılmadığı bir yer. Eğer bu zamanda böyle dostluklar kurulabilir mi diye düşünüyorsanız, biz Muhayyer dostları olarak başardık, siz de başarırsınız. Kim bilir, belki hayalinizdeki Dünya’yı birlikte paylaşır, belki de bir sabah Muhayyer’de bir gün önceden kalmış ahşap talaşlarını, etrafa uçuşmuş muhayyer notalarımı sizinle beraber süpürürüz. Unutmayın, insanlarla paylaşamadığınız hiçbir şey sizin değildir. Hayallerinizin muhteşem bir hale gelmesi umuduyla...

 

M. Doğan YÜRÜK        

(ESKİCİ )

 

 


 

BURADA HER ŞEY MUHAYYER!

 

    resim22.jpg (29155 bytes)

 

Parmak, ömrün muhayyer perdesiyle buluştuğu an, geride kalmış pes titreşimli tüm anısal yığın ile aramda oluşan yabancılaşma, gecikmiş bir ikinci yaşamın gonguyla çatladı ortasından... (Henüz yayımlanmamış “Denenmemiş Denemeler”in “Muhayyer Hüzünler” bölümünden aktardım).

 

Yarım aklımı Kuzguncuk’ta bırakıp son hükümlü günümde firara yeltenmişken bir kırık ud, talaş kokulu loş dükkan, garip giydirilmiş ahşap çocuklar, kına kırmızısı ney üfürükçüsü, Şehnaz’ın Babası, ’22 den kalma bir taş plak, infaz yangını alazları gibi sarmalayıp bedenimi, içimdeki zaptedilmiş, zavallı serserimi bendeylediler.

 

Bir parmak bala üşüşmüş bunca iştiha düşkünü arasında kuşatılmış yaşamlarla; yıvışık, sümüksü, yapışkan, kokuşmuş stoplazmanın zarını yırtıp; duru, dingin, dişil; kıyılarından salkım söğütlerin eğildiği, ışıltılı bir dereye ergimek... İşte umudun insana yüklemek istediği, mucizevi misyon... Bu koku, bu şarkı, bu şiir ve şarap esriği cinsiyetsiz tanrılar aleminde sınırsız-sınıfsız, erksiz bir yaşam...

 

Bu siteye ahşap hayallerinizi, dinlenmemiş şarkılarınızı, yayımlanmamış öykülerinizi, sevmediğiniz şiirlerinizi, yaşanmamış özlemlerinizi ve belki de hiç ışık değmemiş alemlerinizin yaşam örneklerini iletebilirsiniz.

 

Nesil

 

 


 

DÜŞ

 

resim17.jpg (30459 bytes)

 

Kalkhedon’dan bir yolculuk

Chryoskeramus’a

Bir esrime sonsuzlukta, bir tuhaf düş

hayalimde

 

Faniler meclis kurmuş, ağlar güne

maziye

 

Yalvaç, bir bendir ney ü neyzene

 

Sinede bir garip ud, bir içli ahenk

Kanun bir dilbaz afet

eski bir saray bahçesinde

 

Zaman aşina değil şimdi bu merhalede

 

Yırtar semayı bir dişi feryad

makam-ı muhayyerde

 

Hilda LOSTAR

 

 


 

DOĞAN

 

resim14.jpg (52069 bytes)

 

Doğan, çok beklenen, istenen bir çocuk olarak Dünya’ya geldi. Anneannem onun doğum haberini namaz kılarken aldı ve secdeye kapanarak tanrıya şükretti.

 

Ben o zamanlar sekiz yaşındaydım. Kardeşim, evimize bir Ay parçası olarak geldi. İsmini babam koymuştu. Yıldırım Bayezid’in komutanlarından Doğan Bey’den esinlenmişti. Doğan Bey, Niğbolu Savaşı’nda kale muhafızıydı.

 

“Bre Doğan!” Babam, kardeşimi uzun zaman böyle çağırdı. Babamın birçok arkadaşı da Doğan’ı “Bre Doğan!” diye severlerdi.

Bugün Doğan'ın Kuzguncuk'ta doğduğu ev ailesinin adını taşıyan bir kültür evi oldu. "Muhlis Nadas, Handan - Semih Yürük Kültür Evi "

İşte Doğan, Tıpkı tarihtaki Doğan Bey gibi bu kalenin muhafızlığını yapıyor.

İnsanları bu aile ocağında ağırlıyor. Onları hayatın acı gerçeklerinden biraz uzaklaştırmak ve tarihi unutturmamak için çaba gösteriyor.

Doğan köklerine bağlı bir çocuk. Her zaman ailesiyle, geçmişiyle gurur duyuyor. İnsanlara, küçükken gördüklerini, yaşadıklarını kendine has ince üslûbuyla anlatıyor. Çok sevilen, aranan, onunla birlikte olmaktan haz duyulan bir kişilik.

İnsanlara, kendine özgü benzetmeleri ve kıyaslamaları ile o kadar güzel hayat dersleri veriyor ki olaylar karşısında onu anmadan edemiyorsunuz.

Doğum günün kutlu olsun kardeşim. Allah seni ailene bağışlasın.

Sağlıklı, mutlu bir ömür hür ve şansın açık olsun. "Bre Doğan"

01.07.2006

Ablan Muhteşem Yürük Günaltay


Istanbul'da

 

istanbul'da kedisi ve delisi bol bir mekan. Bu mekanda eski eşyaları alıp onaran ve onlara yeniden hayar veren bir dükkan. Dükkanın sahibi Doğan Bey eskiye müptela nadide bir insan. Ona göre eskiye dair her şeyi âna, bu zamana taşımak mümkün. Bu yüzden yıprandığı için kapı dışarı edilen, her bir ayrı bir hikayeye sahip, yüzlerce hikayeye şahit masalara, sandalyelere, oymalı sandıklara, kapılara yeni ber çehre, yeni kimlik kazandırarak onlara belki elli, belki de yüz sene daha varolma şansı veriyor.

Bu ihya hareketinde sazlarıyla ona refakat eden arkadaşlarını da unutmamak gerek. Ney hariç çalamadığı hiç bir enstrüman olmayan kalender meşrepli, espri kabiliyetini uzun bir tanıma döneminden sonra keşfedeceğiniz Metin Bey, ritim tuttuğu için notalara bakmayan bu yüzden de gözleriyle etrafı teftiş eden, daima düzenli ve tertipli Şükrü Bey, herkesi her yönüyle tanıyıp, anlayıp, sevebilen ve artık bir insan arkeologu olmuş, muhatabına "canım" hitabıyla seslenen Nesil Bey, sadece sevmek, sevilmek ve eski, yeni, klasik, mahalli tüm şarkıları okuyabilmek için yaratıldığını ve her gördüğünüzde canlı ve sevecen sesiyle "nasılsın canikom" diyerek geçmiş zamanlardan fırladığını düşündüren taş plak tadında sesiyle Hilda Hanım. İşte Doğan Bey hemen her gün eski eşyaları zımparalayıp vernik atarken. bir yandan da arkadaşları bilâfâsıla fasıl geçerler. Ol sebepten midir bilinmez, bu eşyalarda ayrı bir tarz, ayrı bir ahenk vardır. Çünkü onların hamuruna müziğin her makamından katıştırılmıştır. Bu yüzden Doğan Bey'in "ne dersiniz biraz da rast mı geçsek" demesinin nedeni, bir sandık iken çalışma masasına dönüşen elindeki eşyanın buna ihtiyacı olduğunu düşünmesindendir.

Öte yandan her pazar günü Doğan Bey'in baba yadigarı, iki üç neslin doğup büyüdüğü iki katlı denize nâzır kültür evinde de müzik çalışmaları yapılır. Bu çalışmalar bir nevi terapi gibidir. Her biri nev-i şahsına münhazır fertlerden oluşan bu toplulukta, asaleti ve zeratfeti ile hocamız Serap Hanım, ismini bi-hakkın taşıyan ve ppiyanonun başında sazlara ayrı bir renk katan Muhteşem Hanım, dinlerken tüylerinizi diken diken eden ve "bu ses bu kızdan mı çıkıyor" diyerek hayretler içinde kaldığınız, ceylan gözlü, billur sesli Suphiye, her çalışmada saat tam dokuzda, henüz biten bir şarkının akabinde çocuksu bir mahcubiyetle "hocam bana müsade" diyen Ahmet Bey, hazırladığı pastalar, börekler ve çaylarla grubun esaslı kahramanları Deniz Hanım ve Uğur Hanım, börekleri pişmesi için fırına götürmeye üşenmeyen Emre, yaptığı besteleri bizlerle paşlaşan neyzenimiz İsmail Hakkı Bey, yüzünde daima bir hoşgörü tebessümüyle dolaşan tarih hocamızMezbure Hanım ve diğerleri...

Aslında kimse kimsenin ne iş yaptığını tam olarak bilmez. Herkes kimliğini ve etiketini kapıdan içeri girdiği anda dışarıda bırakır. Zira burada ne milliyet ne de cinsiyet ayrımı vardır. Kimse olduğundan fazla görünmeye çalışmaz. kimsenin kurtarmaya çalıştığı bir karizması yoktur. Herkes kendi gibidir ve söz gereksiz bir şeydir. Hatta kimin hangi dertten muzdarip olduğu da pek bilinmez. Maksat beraber musikî icrâ etmektir. Madem ki hepimiz musıkîde teselli buluyoruz, o halde kelimelere ne hacet. Ademoğulları ve havaakızları varoldu olalı dertler de kederler de hep aynı değil midir? Zamanın döngüselliği içinde, değişen fertlerdir aslında, kaderler değil. Bu yüzden bir yandan şarkıları meşk eder bir yandan da nice insanlar, nice hayatlar görmüş İstanbul'un boğazından geçen gemilere hüzünle bakarken, şarkıların zamanın sonsuzluğunda uçuşuverdiğini hissederiz.

" Rüya gibi her hatıra her yaşantı bana

Ne bulduysa kaybetti gönül aşktan yana

Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa

Ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına..."

 

Bizi dinlemeye gelen misafirlerimiz şayet eski günlerin sadeliğini, sıcaklığını ve samimiyetini bir parça yaşamışlarsa aramızdan büyük bir hazla ayrılırlar. Bunun aksine samimiyetten nasibi alamamış ve hüzünle hiç tanışıklığı olmayanlara söylenecek sözü şair saten söylemiştir.

"Bir çoğu anlamaz eski musıkîmizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden "

 

            
Hatice Altınbaş

 


 

Muhayyer Sevda

Tutsak tutkularımızı çekip kurak kuyulardan

Hüzünlerimizi karantinalara aldık

Mistik eski bir dünyanın

Örümcek bağlamış duvarlarına astık

Notaları

Bir sihri vardı burada tek bacaklı sehpaların

Tükenmek bilmez anıları

Yaşlı bilge gramafonla dans eden

Paytak taş plakları

Bizler

Gönlümüzdeki Şarkılarla burada harmanladık

Muhayyer sevdaları

 

Serdümen Ahmet Erkutlu